ABD dış politikasında iki paradigma

ABD+d%C4%B1%C5%9F+politikas%C4%B1nda+iki+paradigma
ABONE OL

Seçilmiş ABD Başkanı Joe Biden'ın izleyeceği dış politika ve bu politikanın başarı olasılığı üzerinde düşünürken, ABD'nin Soğuk Savaş bittikten sonra dış politika alanında Kissinger'ın deyimiyle karşılaştığı 'paradigma krizini' de göz önüne almak gerekiyor.

Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu dünyanın "Batı Bloku" ABD liderliğinde, onun ekonomik gücünün etkisi ve güvenlik mimarisinin nükleer şemsiyesinin altında şekillenmişti.

"Batı" bir "Amerikan dünyasıydı". Soğuk Savaş bitince ABD tek süper güç statüsüne yükseldi ama iki kutuplu dünyanın dış politika paradigması da dağıldı.

Artık, ABD'nin karşısında "Amerikan dünyasının" küreselleşmesi olasılığına ve bunun getireceği sorunların yönetilmesine ilişkin yeni bir paradigma bulma sorunu vardı.

ABD'nin "tek süper güç" statüsünü teyit eden 1. Körfez Savaşı'nın ardından ABD Devlet Başkanı Bush "demokrasiye ve hukuka dayalı bir yeni dünya düzenini" muştularken, ABD dış politika çevrelerinde bu paradigma arayışına ilişkin iki farklı cevap şekilleniyordu.

Birinci cevap ABD'nin "süper güç" olmasının özellikle askeri boyutuna ("sert güce") dayanarak bir tek kutuplu dünya inşa etmeye ilişkindi.

Bu "Soğuk Savaş" döneminin ittifaklar sistemini güvenlik mimarisini işlevsizleştiren, Irwing Kristol, Robert Kagan ve Paul Wolfowitz gibi düşünürlerin deyimiyle adeta "artık kendi realitesini kendisi şekillendiren bir imparatorluk" projesiydi.

İkinci cevap ise esas olarak Demokratik Parti'nin liberal entelijensiyası ve yükselmekte olan Bill Clinton tarafından temsil ediliyordu.

Bu görüştekiler ABD'nin ekonomik ve kültürel gücünün, liberal demokrasinin ve serbest piyasanın küreselleşmesine bağlı olarak, ABD'nin çıkarlarını ve liderliğini güvenceye alacak, yeni bir "ABD dünyası" kurulabileceğine inanıyordu.

Bu, zamanın popüler kavramıyla "küreselleşen dünyada" ABD'nin çıkarlarını "yumuşak güce" dayanarak koruyacak hegemonya (rıza alarak yönetme) projesiydi.

3. paradigma

Ne hegemonya ne de imparatorluk projeleri başarılı olabildi, ABD'nin uluslararası konumunu restore edebildi. Bush dönemini izleyen Obama-Biden yönetiminde rıza alarak liderlik (hegemonya) projesine bir geri dönüş çabası gördük. Ancak bu çaba da başarılı olamadı.

Libya ve Suriye iç savaşları ABD'nin liderliğini değil güçsüzlüğünü kanıtlıyordu.

Bu sırada Rusya askeri kapasitesini ve yakın çevresini yeniden inşa etmeye başlamıştı. Artık Ukrayna'yı bölüyor, Kırım'ı ilhak ediyor, Suriye iç savaşından yararlanarak Orta Doğu'ya iniyordu.

Diğer taraftan finansal kriz döneminde Çin bir ekonomik güç olarak yükseliyor, bu ekonomik güç de teknolojik ve askeri gelişimi için gereken kaynakları sağlamaya başlıyordu.

Trump 2016 yılında seçildiğinde dış politika alanında bu iki paradigmadan farklı, Walter Russell Mead'ın deyimiyle bir "Jacksonian yaklaşım" gündeme geldi.

Trump iktidara gelirken ABD'de, Andrew Jackson dönemini (1829 -1837) anımsatan kaygılar ve sorunlar ağırlık kazanmıştı.

Jackson döneminde Britanya İmparatorluğu, sanayi devrimi üzerinden hızla yükseliyordu.

Sanayileşme köleciliği gereksizleştirdiğinden Britanya Parlamentosu 1807'de köle ticaretini sonlandırdı, 1883'te İmparatorluk içinde köleciliği tamamen yasakladı.

Kendisi de köleci ve köleciliğin kararlı bir savunucusu olan, Amerikan yerlilerine yönelik soykırımı hızlandıran Andrew Jackson, Amerika'nın güvenliğinin ve değerlerinin (köleciliğin) dış güçlerin (Britanya) tehdidi altında olduğuna inanıyordu.

Amerika'nın dostu yalnızca Amerika'ydı. Jackson bu gerçeği kavramayan sınai ve finansal seçkinlere karşı Amerikan halkının çıkarlarını temsil etme iddiasındaydı.

Bu mercekten bakınca, Trump "olayını" anlamak kolaylaşıyor.

ABD'nin küresel "hegemonya" ve "imparatorluk" hedeflerinin erişilmez olduğu anlaşılmıştı. Ekonomik kriz gelir dağılımındaki eşitsizlikleri hızla büyütüyordu. İlk siyah başkan Obama'nın döneminde liberal çok kültürlülük düşüncesi güçlenmişti.

Ekonomik krizin, Obama döneminin kültürel ortamının etkilerine (küreselleşmeciliğe) karşı muhalefetin (sağ popülizm olarak adlandırılan olgu) yükseldiği ve büyük güçler arası rekabetin uluslararası düzende belirleyici ilke olmaya başladığı noktada, ABD Çin'in yükselişi karşısında kendini tehlikede hissederken, konjonktür Trump'ı iktidara taşıdı.

Biden eski paradigmaya dönmek istiyor

Trump dış politikada "Önce Amerika" sloganıyla adeta ABD'nin küresel düzeni yönetme iddiasından vazgeçti. Trump Amerika'sı, Obama döneminde yapılmış ticaret anlaşmalarından ve Paris iklim anlaşmasından çıktı; NATO, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası düzenin araçlarına değer vermedi; Avrupa'daki en yakın müttefiklerine düşmanca davrandı.

Artık ne liberal-demokratik hegemonya ne de imparatorluk projesi gündemdeydi. Amaç büyük güçler arası rekabet dünyasında en güçlü olmak, ABD'nin çıkarlarını işlemsel (transactional) ilişkilerle korumaya çalışmaktı.

Trump bir taraftan büyük güçlerin, esas olarak Rusya ve Çin'in liderleriyle ikili ilişkiler zemininde bir dış politika inşa etmeye çalıştı, diğer taraftan da kendisini iktidara getiren "sağ popülizmin" kültürel özelliklerini dış politikaya taşıyarak Avrupa'da benzer akımları ve dünyada kendisi gibi otokrat eğilimler sergileyen liderleri destekledi, adeta bir "sağ popülist hegemonya" inşa etmeye çalıştı.

Joe Biden son dönemde yaptığı açıklamalarda çok farklı bir dış politika izlemeye kararlı olduğunu, ABD'nin uluslararası ilişkileri belli bir düzene kavuşturması gerektiğini vurguluyor.

Biden'in açıklamalarında "örnek olarak liderlik etmek" en önemli kavram.

Böylece Biden liberal demokratik hegemonya paradigmasına geri dönüyor.

Biden'in dış politikada öncelikleri de bu eğilimi yansıtıyor.

Biden insanlığın en önemli sorununun küresel ısınma olduğuna inanıyor. Haklı olarak "Bu sorunu aşamazsak gerisi boştur" diyor.

İlk işinin küresel ısınmayla ilgili bir uluslararası toplantı örgütlemek ve anlaşmaya geri dönmek olacağını söylüyor.

Bu soruna bağlı olarak Biden, küresel salgın hastalıklara karşı önlem almak için uluslararası iş birliğini ve ilgili kurumları güçlendirmek gerektiğini vurguluyor.

Biden'in dış politika öncelikleri listesinde nükleer silahların yayılmasının önlenmesi önemli bir yer tutuyor.

Biden, Trump'ın Kuzey Kore politikasının sonuç vermediğine, aksine hem rejimi cesaretlendirdiğine hem de Güney Kore'nin güvenliğini tehlikeye attığına inanıyor.

Biden, İran uymaya karar verirse, Trump'ın tek taraflı olarak çekildiği anlaşmaya geri dönebileceğini söylüyor.

"Terörizme karşı sürekli savaş" stratejisine artık son vermek gerektiğine inanıyor, sınır ötesi terörizme karşı küçük çaplı uzman gruplarla ve yerel güçlerle birlikte mücadele edilmesini savunuyor.

"Kitlesel göçmen dalgaları" da Biden'in öncelikler listesinde üst sıralarda yer alıyor. Biden Trump'ın göçmenlik politikalarının "manevi açıdan iflas etmiş, ırkçı" politikalar olduğunu söylüyor; Haiti, El Salvador, Nikaragua, Sudan ve Venezuela vatandaşlarına konan göçmen yasağını kaldırmayı amaçlıyor.

Biden siber savaşların ve büyük güçlerin daha zayıf devletleri baskı altına almasının önlenmesi; yükselen sağ popülist-milliyetçi dalganın geriletilmesi; insan haklarına ve özgürlüklere önem vermeyen popülist otoriter yönetimlerin cezalandırılması gerektiğine inanıyor.

Bu bağlamda Türkiye'deki AKP yönetimi ve Erdoğan rejimini sık sık anıyor.

Biden Kaşıkçı cinayeti, Yemen savaşı, ülke içindeki baskı ve insan hakları ihlallerini düşünerek ABD'nin Suudi rejimine karşı tutumunu değiştireceğini söylüyor, "demokrasi stratejisini yeniden gündeme geri getireceğim" diyor.

Biden'a göre "demokrasi, bugün, 1930'lerden bu yana hiç olmadığı kadar tehlikede".

Biden tüm bu alanlarda ABD'nin önderlik etmeye kararlı olduğunu vurguluyor ancak bu önderliği ABD'nin geleneksel demokratik müttefikleriyle yakın iş birliği içinde gerçekleştirmek istiyor.
Dış politikada iki vurgu

Biden dış politikada iki noktayı sık sık vurguluyor.

Birincisi, dış politikayı ülke içindeki orta sınıfların gereksinimleriyle uyumlu biçimde sürdürmek istiyor. Her ne kadar "ticaret savaşlarına karşıyım" diyorsa da bu hedef, ister istemez belli bir düzeyde korumacılığı, buna bağlı olarak sanayi ve istihdam politikalarını gerektiriyor. Pandemiyle mücadelenin gerektiği örgütlenmeyi de ekleyince Biden döneminde, devletin öneminin hem iç hem de dış politikada artmasını beklemek gerekiyor.

İkincisi Biden "Çin'in konumunu çok iyi anlıyorum, ABD'nin özenle kurduğu düzeni yıkıcı stratejiyle hareket ettiğini çok iyi biliyorum" diyor. Buna karşılık, ABD'nin tek başına Çin ile ticaret savaşına girmesinin yanlış ve ABD orta sınıfları açısından da zararlı olduğunu savunuyor. Biden Çin'le ekonomik ve teknolojik rekabeti ve diplomatik ilişkileri, ABD'nin demokratik müttefiklerinden oluşacak bir "birleşik cephe" kurarak yürütmek; 5G ve yapay zeka gibi teknolojileri de Çin'den bağımsız olarak bu zeminde hızla geliştirmek gerektiğini düşünüyor.

Biden NATO'nun ABD güvenliği açısından son derecede önemli olduğuna inanıyor. Bu nedenle Rusya'nın NATO'yu zayıflatma, Avrupa'yı bölme, ABD seçim süreçlerine müdahale etme taktiklerine tüm demokratik müttefikleriyle birlikte kararlı biçimde karşı çıkmak istiyor. Bu bağlamda NATO'yu Ukrayna ve Gürcistan'ı da kapsayacak biçimde genişletmeyi planlıyor.

Orta Doğu konusunda kendini Siyonist olarak tanımladığını, ABD elçiliğinin Kudüs'te kalmasından yana olduğunu anımsayarak, ABD dış politikasında, Suudi Arabistan dışında belirgin bir değişiklik beklememek gerekiyor.

Biden'a göre "Dünya kendi kendine örgütlenemez", "ABD düzen kurmada liderlik yapmalıdır"; "Bu sorumluluğundan vaz geçemez".

Biden, "ABD liderliği yanılmaz değildir, Geçmişte birçok yanlış adım attık, hata yaptık. Çok çeşitli stratejilere dayanmak yerine, yalnızca ordumuzun muazzam gücüne dayanarak sorun çözmeye kalktık" diyor.

Biden'ın "örnek olarak liderlik yapmaya", diplomasiye, ittifaklara, uluslarasın düzen kurmanın önemine, demokrasiye, insan haklarına, küresek ısınma, göç dalgaları gibi ancak uluslararası işbirliği ile çözülebilecek sorunlara özellikle vurgu yapmasından, ABD dış politikasında yukarda vurguladığım ikinci paradigmaya (hegemonya projesine) geri dönmek istediği anlaşılıyor.

Bu projenin başarısı, hem ABD'nin küresel alanda sorun çözme ve kaynak sunma kapasitesine hem de müttefikleriyle kuracağı ilişkilerin kalitesine bağlı. Birincisi çok güçlü bir olasılık değil. İkincisi ise zor: Büyük devletler arasında, ortak nokta bularak işbirliği yapmak giderek zorlaşıyor.

Kaynak: BBC Türkçe

>